deniz geçen gün, anneannesinin bize geldiğinde kaldığı odasında aynanın kenarına iliştirilmiş bir resimle geldi yanıma. sonerle benim nikahımızdan sonra yaşlı bir karı koca ve eski bir arkadaşımız bizi tebrik ediyor. tek tek kimin kim olduğunu sordu. anlattım.
deniz: şimdi neden görmüyoruz onları?
ışıl: kadın öldü. adam çok yaşlı ve hasta. genç adamla da artık görüşmüyoruz.
d: (sessizlik....) olur öyle di mi hayatta?
ı: olur yavrum, oluyor...
düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Şubat 2014 Çarşamba
12 Şubat 2014 Çarşamba
fay kırığı
mehmet eroğlu'nun fay kırığı adında bir üçlemesi var. geçenlerde arkadaşım şükran (kendisi yalıkavak'ın en harbi kitapçısı librum'un sahibidir) tavsiye ettiydi, onun önerilerini sevdim hep. ilki mehmet üçlemenin, aldım: hakkaten de çok severek okudum. kitap ülkemizde son 10 yılda yaşanan servet değişim öykülerinden birini anlatıyor özetle, ama mehmet eroğlu iyi anlatıcı. karakterler esaslı, güzel geliştirilmiş. diyaloglar da öyle. gerektiği kadar. duygular ya...onlar da romanın içinde. kitabı okudum, bitti. aklıma kemal tahir geldi. bilemem benzetilir mi ikisi, ama toplumsal değişimleri romanlarında hiç sakilleşmeden ve bu değişimlerle ilgili kati fikri olarak yerleştiren ama bunu yaparken de karakterlerinden zerre taviz vermeden onları geliştirip bu toplumsal değişimlere kurban etmeyen yanlarıyla çok benzeş olduklarını düşündüm. birşeyin propagandası değil, güzel edebiyat okuduğun. herkes sevmeyebilir ama ben seviyorum bunu. her ikisine de buradan saygı.
şimdi 2. kitap emine ve 3. kitap rojin. ilk kitapta da var bu karakterler ve meraktan ölüyorum ama babamın geçmişte kemal tahir kitaplarına yaptığı gibi hemen bitirmemek için araya başka kitap aldım. babamı da buradan özlemle anıyorum. benim için kemal tahir biraz da odur. mehmet eroğlu da benden sonraya kalan öneri olsun.
2 Şubat 2014 Pazar
internet sansürü
sansürle yakında tanışacaktık, hemen oldu: ben vagus.tv'yi de takip ediyorum haber almak için. şimdi TİB tarafından erişim yasaklanmış. ben bunu çok yanlış buluyorum ve her fırsatta da tekrarlayacağım bu düşüncemi. üstelik bu yayına ulaşmanın her gün yeni bir alternatifi oluşuyor. ve ne oluyor biliyor musunuz? bu yeni alternatifler porno siteler, kumar sitelerinin reklamları ile dolu. benim bu tür reklamlara itirazım yok (zırt pırt gözümün önüne çıkıp da okuduğum şeyi böldüklerinde sinir bozucu da...) ama okumakta olduğum sayfayı yasaklayanların zihniyetinde bu tür sayfalar da tü kaka ya, e beni tam da kucağına ittiniz. ne başarmış oldunuz? vagus.tv'yi okuyamadım mı? yo, okudum. eeee? teprikler!
19 Ocak 2014 Pazar
su gibi
kitabı su gibi okumak, elindeki işi bitirip kitabını alıp oturmak benim için kitap okumak demek. bazen dikkatsiz olabiliyorum ama benim için kitap böyle okunur. böyle okuyunca da kitapların bende yarattığı hissi hiç unutmam. kitabın konusunu unuturum ama hissi asla. mesela herman hesse'nin bozkırkurdu: aşkınlık, çaresizlik, özlem, merak.
işte ne zamandır böyle kitap okumaya hasretim. hani çok satanlar gidiyor çıtır çerez ama kesmiyor. iyi edebiyat içimde duyguları ateşliyor. şapka çıkarıyorum, önünde saygıyla eğiliyorum.
son zamanlarda 2 kitap, hem de aynı anda bu zevki uyandırdı içimde.
ilki zeynep oral'ın metis'ten çıkan direniş ve umut reha isvan adlı kitabı. reha isvan farklı bir kadın. adalet ağaoğlu'nun ölmeye yatırdığı aysel'le kuşakdaş ama reha hanım'ın ölmeye yatmak gibi bir motivasyonu hiç yok. bu durumu küçük görmüyorum, ya da reha hanım'ı boyun eğmiş addetmiyorum. aysel kendisinden kadınüstü/insanüstü beklentilerden boğulmuş, kendi olmayı ise nasıl yapacağını bilemez durumdaydı ki ölmeyi tercih ediyor, daha doğrusu o ölüm öncesi muhasebeyi yapıyordu. belki yeniden doğmak için. sanırım reha isvan'da sevgi ile büyümenin getirdiği bir cömertlik var, bir coşku var. böyle insan için hayat sanırım vermekle de çok ilgili. sende bolca olanı paylaşmak...kimbilir. kişisel tahlilini yapmak bana da düşmez ama ben vermenin bolca almış olmakla da alakası olduğunu biliyorum.
ikinci kitap da şebnem işigüzel'in iletişim'den çıkan venüs bir aile tarihçesi, bir yaşamöyküsü. ben ilk kez şebnem işigüzel'in çöplük'ünü okuyunca apışıp kalmıştım. hayattan sefalet adına payıma düşen çok değil şimdilik, hakikaten gözlerim faltaşı gibi olmuştu, mümkün olsa gözümü kapatarak okuyacağım...ama hikaye anlatmak öyle güçlü birşey işte! kitabı ilgi ve merakla okuyup bitirdim. insanların sefalette, sefahatta birbirine bağlanması ve birbirini satması sevgiyle; onu ilk kez düşündüm. kurgu ile gerçek bir midir? bilmiyorum. çöplük'teki gibi karakterleri tanıyabilir miyim, bilmiyorum. sanırım hayır. o yüzden gerçek ne olur, onu da demek güç. sonra bu venüs çıktı piyasaya. az biraz bekledim ama çöplük'ü okuduğum zevk de aklımda, aldım kitabı. bu kitabın arkasında kendisini şeker şerbet diye tanımlayışı var. doğrudur belki ama kemalettin tuğcu gibi yerleri de var. bana melodramatik gelmedi, yalan yok. olması gerekiyordu, oldu. iyimser mi ki roman? ben öyle demezdim. insanların insanlara kurduğu hapisler, tımarhaneler insanları derbeder ediyor. bu bahsettiğim her iki romanda da baki. beni de bu kahrediyor zaten.
işte bunlar bana eski zevki hatırlatanlar. devamı olursa haber ederim.
işte ne zamandır böyle kitap okumaya hasretim. hani çok satanlar gidiyor çıtır çerez ama kesmiyor. iyi edebiyat içimde duyguları ateşliyor. şapka çıkarıyorum, önünde saygıyla eğiliyorum.
son zamanlarda 2 kitap, hem de aynı anda bu zevki uyandırdı içimde.
ilki zeynep oral'ın metis'ten çıkan direniş ve umut reha isvan adlı kitabı. reha isvan farklı bir kadın. adalet ağaoğlu'nun ölmeye yatırdığı aysel'le kuşakdaş ama reha hanım'ın ölmeye yatmak gibi bir motivasyonu hiç yok. bu durumu küçük görmüyorum, ya da reha hanım'ı boyun eğmiş addetmiyorum. aysel kendisinden kadınüstü/insanüstü beklentilerden boğulmuş, kendi olmayı ise nasıl yapacağını bilemez durumdaydı ki ölmeyi tercih ediyor, daha doğrusu o ölüm öncesi muhasebeyi yapıyordu. belki yeniden doğmak için. sanırım reha isvan'da sevgi ile büyümenin getirdiği bir cömertlik var, bir coşku var. böyle insan için hayat sanırım vermekle de çok ilgili. sende bolca olanı paylaşmak...kimbilir. kişisel tahlilini yapmak bana da düşmez ama ben vermenin bolca almış olmakla da alakası olduğunu biliyorum.
ikinci kitap da şebnem işigüzel'in iletişim'den çıkan venüs bir aile tarihçesi, bir yaşamöyküsü. ben ilk kez şebnem işigüzel'in çöplük'ünü okuyunca apışıp kalmıştım. hayattan sefalet adına payıma düşen çok değil şimdilik, hakikaten gözlerim faltaşı gibi olmuştu, mümkün olsa gözümü kapatarak okuyacağım...ama hikaye anlatmak öyle güçlü birşey işte! kitabı ilgi ve merakla okuyup bitirdim. insanların sefalette, sefahatta birbirine bağlanması ve birbirini satması sevgiyle; onu ilk kez düşündüm. kurgu ile gerçek bir midir? bilmiyorum. çöplük'teki gibi karakterleri tanıyabilir miyim, bilmiyorum. sanırım hayır. o yüzden gerçek ne olur, onu da demek güç. sonra bu venüs çıktı piyasaya. az biraz bekledim ama çöplük'ü okuduğum zevk de aklımda, aldım kitabı. bu kitabın arkasında kendisini şeker şerbet diye tanımlayışı var. doğrudur belki ama kemalettin tuğcu gibi yerleri de var. bana melodramatik gelmedi, yalan yok. olması gerekiyordu, oldu. iyimser mi ki roman? ben öyle demezdim. insanların insanlara kurduğu hapisler, tımarhaneler insanları derbeder ediyor. bu bahsettiğim her iki romanda da baki. beni de bu kahrediyor zaten.
işte bunlar bana eski zevki hatırlatanlar. devamı olursa haber ederim.
5 Ocak 2014 Pazar
frances ha
geçenlerde digiturk festival'de (digiturk'ün en güzel kanalı) seyrettim bu filmi. çok beğendim. seyrederken frances'in sarsak, son derece kaygan hali bana tedirginlik vermişti, ama bir yandan da şaşırtmış ve bir ferahlık hissettirmişti. o çelişik gibi gelen duygularım, şu yazıyı okuyunca anlamlı geldi. frances benim alışageldiğim bir kadın değil. ben de sophie'ye aşık olduğunu düşündüm, evsizliğini bir sorun gibi algıladım. oysa o "sophie'ye aşık oldum" demiyordu buna, evsizliği de onun bir yaşam durumuydu. hani sokakta, eski ev arkadaşına yanında kız arkadaşıyla rastladığı sahne var ya, mesela ben o sahnede yalnız kadınla karşısında sevgilisiyle eski sevgili gibi algıladım ama frances son derece alicenapca onlarla hayatının o evresinde nasıl olduğunu paylaştı hiç ezilmeden bozulmadan...sanırım bana ferahlık veren buydu. güzel film.
bu arada sonradan aklıma geldi: bu film ve arkasından düşündüklerim aklıma adalet ağaoğlu'nun ölmeye yatmak'ını da getirdi: o da cumhuriyetin modernleşme projesinin kadına bindirdiği rolden bunalıp da ölmeye yatmamış mıydı? ama orada bir isyan var, oysa burada bir reaksiyon yok, rahat ve kendi gibi...ferahlık diye boşuna demiyorum.
7 Mart 2013 Perşembe
denizden
deniz: anne o çocuk ağzını ne yapmış?
ışıl: nasıl?
deniz: ağzını nasıl yapmış?
ışıl: şöyle yapmış (taklit etmeye çalışıyorum kitaptaki çizgi karakter oğlanın yeni doğan kardeşini gördüğündeki ilk tepkisini)
deniz: hayır, öyle değil böyle yapmış (beni düzeltiyor, ve yüzünün şirinliği, bir gözü kısık, ağzı germeger açık denizin şaşkın ol bakışı, aşağı yukarı resimdeki gibi ama gözü daha kısık).
ışıl: evet öyle yapmış...
6 Mart 2013 Çarşamba
devrimden
devrim: ama baba çok kalmayacağım ki, üzülme...(babasının dalga geçtiğini anlayınca) abartmaaa!
sabahları zor uyanır devrim. çok pozitif olmaz. bu sabah kiyafetlerini uzattım ona giysin diye. üstünü çıkarttı. "anne" diye beni çağırdı. gittim yanına. sarıldı bir canı gönülden. ben de ona sarıldım. benim ilk doğurduğum andaki bebe kokusu gene...
devrim okul gezisine gidiyor. ilk kez bizden ayrı seyahat edecek. ben onun adına ve kendi adıma çok seviniyorum. kendi başının çaresine gani gani bakar ve de çok eğlenir. ben de bu bağımsız kızın annesi olmaktan yana çok mutluyum, ancak elde var bir daha!
5 Kasım 2012 Pazartesi
Ölüm Oruçları
Ben bir yaprak, sürükleniyorum akan suyla. Hiçbir mukavemet
yok. Ama yaprağın zihni itirazlar, isyanlarda. Ölüm oruçlarına bir kez daha
şahit olmaya, farklı düşünen insanların alanlarının kısıtlanmasına, yaşam
tercihlerimizin kısıtlanmasına, kendim ve sevdiklerim için insanlığın bize verebildiklerine,
bu yalnızlığa ve çaresizliğe isyanlardayım. O kadar kendi ölçeğimin dışında
düşünemiyorum ki yapabileceğim hiçbir şeyin değişimi getirebileceğine ihtimal
vermiyorum. Ama gene de yazıyorum. Demek ki tamamen bitmiş değil inanç! Belki
böyle, bir başkasının da dikkatini çekip yazdıklarıma bir yorum bırakacak biri,
ben bir etkileşim yarattım diyeceğim, daha çok yazacağım, bir başkasının da dikkatini
de çekeceğim, buyrun emniyete diyecekler, korku çemberi, hop! Gene de çemberi
burada kırıp devam ediyorum:
Açlık grevinin devam etmesini istemiyorum. Grevcilerin
talepleri olan Abdullah Öcalan’ın tecridinin bitmesi ile anadillerinde savunma
haklarının verilmesinde ne beis olabilir, bana göre hiç. Bir devlet görevlisi
diyebilir ki “Öcalan İmralı’dan örgütü yönetiyordu, biz bunun devam etmesine
izin veremezdik”. Peki 2011 yaz sonundan
beri tecritte Öcalan ve örgütünü “yönetemiyor”. Daha mı iyi oldu? Ölen asker ve
PKK’lı ne kadar çok… Öcalan 30 yıldır bir hareketin lideri, nefret edersin o
ayrı, ama dikkate almak zorundasın. Alıyorsun da aslında; o zaman bu
ikiyüzlülüğü sırf ölüm orucundakiler kurtulsun diye sürdürmesen ne olur? Çok
iyi olur, çok değerli bir adım olur “insan için devlet” anlayışında atılmış.
Ben kutsal devlet, insan hayatının üstünde devlet kavramlarından nefret
ediyorum, tahammül edemiyorum. Böyle bir devlet istemiyorum.
Ölüm oruçlarına başvurmanın da çok kolay olmaması
gerektiğini yazıp söyleyenler de var, bu seferki oruçlarının dayanaklarının çok
savunulabilir olmadığını düşünenler. Aslında ben de buna inanıyorum:
Yaşamsallığın tehditteyse başvurmalısın.
2000’deki direnişçiler F tipine karşı direnirken yaşamları için
direniyorlardı. Zaman zaman Mahmut Alınak’ın Radikal Pazar’da hücresini
anlattığı yazılarını içim kan ağlayarak okuyorum, böyle bir cezaevi hiçbir
canlıya reva değil. 2000’deki direnişçileri haklı idi. Ancak bu seferki orucun
sebepleri benim için yaşamsal değil,
gelin görün ki oruçtakiler için yaşamsal. Kimse kolay kolay tatlı canından
vazgeçmez. Hal böyleyken oruçlara, sanki kolay bir şeymiş gibi, blöf nev’inden
yatıldığını söylemek de haksızlık değil mi?
Ben nasıl bir devletle gurur duyardım biliyor musunuz?
Şartsız koşulsuz seven bir anne gibi, “Sizin isteklerinizi duydum ve anladım,
ancak bu isteklerden şunu yapabilirim ve yapacağım ancak şunu yapamıyorum;
sizin zarar görmenizi de istemiyorum. Oruçlardan vazgeçmenizi istiyorum,”
diyebilecek bir devletle. Akabinde de daha önceki ölüm oruççularıyla çalışıp
tecrübe kazanmış hekimlerle ölüm oruççularına destek olan, oruçlardan dolayı
oluşmuş sağlık problemlerinin çözümünde hastalara yüzde yüz sigorta koruması
veren ve onların toplum hayatına katılmaları için elinden geleni yapan bir
devletle gurur duyar ve o devlet için herşeyi yapardım. O zaman benim olurdu
işte… Belki oruççular da tüm taleplerini elde edememiş olacak ama kendileriyle
farklı bir paradigmadan ilişki kuran bu devlet karşısında var olduklarını
hissedecekler. Hayali bile güzel değil mi?
25 Eylül 2012 Salı
unutmak istemem
devrimin içe doğru büyüyen üst köpek dişini, denizin bazı kelimelerin sonuna son hecenin aynısından eklemesini (tuvaletete gidelim), devrimin yalnız uyumak istememesini, devrimle denizin meme emme yarışını, sonerin sigara içmemek için acı acı nikotin pastillerini emmeye çalışıp "sigara içsem daha iyi olur" demesini, annemin denize kestiği saç modelini, denizin ilk elma günlerini, devrimin ısrarlarını, devrimin sokulmalarını, yazın aylaklığından sonra işe dönmenin zindeliğini...
28 Mart 2012 Çarşamba
kütüphane haftası
sokaklarda reklam panolarında gördüydüm, unuttum. sonra birdolapkitap'ta gördüm: bu hafta kütüphane haftası. çocukken annem sayesinde, sonra ortaokul ve lisede okulumun harika kütüphanesi sayesinde çok vakit geçirdim kütüphanede. ancak liseden sonra gittiğim üniversitenin güdük kütüphanesi beni hayal kırıklığına uğrattı, o alışkanlığımı kaybettim. daha sonra boğaziçi üniversitesinin kütüphanesine gittim ama birkaç kez.
benim için kütüphane bir yaşam alanıdır. mümkünse yerleri halı kaplıdır ki ses yankı yapmasın. çocukken gittiğim çocuk kitaplığında yer ahşaptı, o da güzeldi. bu husus orayı ev gibi yapıyor, böylece kütüphaneyi benimsemek de daha olası, çok gürültü de olmaz. oturacak rahat koltuklar olmalı. isteyen için çalışma masası ve sandalyeler de. rahat koltuklar kütüphanede geçirilecek zamanı artırabilir. farklı zevklere hitap eden süreli yayınlar da aynı işi görür. belki bu tür yemlere ne gerek var diyebilirsiniz, ama bence var. insan zevk almalı okuma eyleminden, kütüphaneye gitmekten. yani kütüphane yaşayan bir yer olmalı, orada sevgili ile bile tanışılmalı, gençler orada bulunmaya can atmalı, temiz ve iyi aydınlatılmalı, sıcak olmalı, sessiz olmalı.
kitaplara gelince...açık raf sistemi esas ve ödünç alma mutlaka olmalı, başka türlüsü kütüphane değil bence. kütüphanede tüm yerli ve yabancı klasikler, başvuru kaynakları, günlük gazeteler ve süreli yayınlar ile çağdaş yazarlar olmalı, her sene okurlardan talepler toplanarak koleksiyon zenginleştirilmeli. herkesin her türlü kitabı okumak hakkı vardır, kütüphanelerde milliyetçi muhafazakar yazarlar kadar sosyalist, nihilist, anarşist, LGBT, feminist, şizofren, vs yazarların kitapları da olmalı. kütüphane belli bir yaş grubuna hitap ediyorsa bu göz önüne alınmalı. kütüphanenin idealist bir memuru olmalı, mekanına ve kitaplarına sahip çıkmalı. okurlar da mekana bağlanmalı ve sahip çıkmalı.
böyle bir kütüphane biliyorsanız bana da haber verir misiniz? hepsi olmasa da olur. ben kendi adıma beşiktaş belediye kütüphanesine bir bakacağım. herkes birbirine kütüphanelerle ilgili görüşlerini bildirirse belki daha fazla kütüphane ziyareti yaparız, bu çok hoşuma gider!
benim için kütüphane bir yaşam alanıdır. mümkünse yerleri halı kaplıdır ki ses yankı yapmasın. çocukken gittiğim çocuk kitaplığında yer ahşaptı, o da güzeldi. bu husus orayı ev gibi yapıyor, böylece kütüphaneyi benimsemek de daha olası, çok gürültü de olmaz. oturacak rahat koltuklar olmalı. isteyen için çalışma masası ve sandalyeler de. rahat koltuklar kütüphanede geçirilecek zamanı artırabilir. farklı zevklere hitap eden süreli yayınlar da aynı işi görür. belki bu tür yemlere ne gerek var diyebilirsiniz, ama bence var. insan zevk almalı okuma eyleminden, kütüphaneye gitmekten. yani kütüphane yaşayan bir yer olmalı, orada sevgili ile bile tanışılmalı, gençler orada bulunmaya can atmalı, temiz ve iyi aydınlatılmalı, sıcak olmalı, sessiz olmalı.
kitaplara gelince...açık raf sistemi esas ve ödünç alma mutlaka olmalı, başka türlüsü kütüphane değil bence. kütüphanede tüm yerli ve yabancı klasikler, başvuru kaynakları, günlük gazeteler ve süreli yayınlar ile çağdaş yazarlar olmalı, her sene okurlardan talepler toplanarak koleksiyon zenginleştirilmeli. herkesin her türlü kitabı okumak hakkı vardır, kütüphanelerde milliyetçi muhafazakar yazarlar kadar sosyalist, nihilist, anarşist, LGBT, feminist, şizofren, vs yazarların kitapları da olmalı. kütüphane belli bir yaş grubuna hitap ediyorsa bu göz önüne alınmalı. kütüphanenin idealist bir memuru olmalı, mekanına ve kitaplarına sahip çıkmalı. okurlar da mekana bağlanmalı ve sahip çıkmalı.
böyle bir kütüphane biliyorsanız bana da haber verir misiniz? hepsi olmasa da olur. ben kendi adıma beşiktaş belediye kütüphanesine bir bakacağım. herkes birbirine kütüphanelerle ilgili görüşlerini bildirirse belki daha fazla kütüphane ziyareti yaparız, bu çok hoşuma gider!
27 Mart 2012 Salı
çocuk mahkumlar
çocukları hiç emanet etmemeli devletin hiçbir kurumuna. ben bizimkileri bile okula gönderirken aklım kalıyor. en nihayetinde milli eğitim'e bağlı... cezaevine göndermek hiç içime sinmiyor. zaten de sebepsiz değilmiş. çocukların yaşama devam etme gücünü ellerinden alıp yerine nefret koyunca ele ne geçti bunca yıldır, hiç! koca bir hiç, hatta daha da kötüsü...şimdi daha iyi olurlar diye gönderildikleri yerde de tehdit, işkence. çok utanıyorum, insanlığımdan. zaten geçenlerde bir ilköğretim müdürü ifşa etmişti devletin motivasyonunu: yılanın başını küçükten ezeceksin... o daha da beterini demişti, ben demeyeceğim.
herkes varoluşuyla değerli oysa, kimseyi bir şart ile sevmek olmaz, o zaman o sevgi olmaz. aslında devlet de sevmez, sevemez; bu insana atfedilecek bir duygu. korumak olsa olsa, ama ben artık bundan da geçtim: amaçsız devlet mi olur, o da şartsız korumaz: "sen terör suçuyla cezaevine geldiysen cezaevine gelip özgürlüğünü elinden alarak seni cezalandırırım, üstelik o yetmez, buradaki varoluşunu da korkunun üstüne yerleştiririm ki sen artık canından vazgeçecek gibi olursun, böylece beni de bir yılandan daha kurtarmış olursun, seninle ilelebet uğraşmak zorunda kalmam..." ben bu ikiyüzlülüğü sindiremiyorum. çocukların şimdiki halleri ile ilgili tıklayınız: http://bianet.org/bianet/cocuk/137207-pozanti-cocuklari-sincanda-da-magdur . lütfen sondaki bdp raporuna da bakınız. çocukların tanıklıkları, biz tanıklık ettiğimiz kadar var.
herkes varoluşuyla değerli oysa, kimseyi bir şart ile sevmek olmaz, o zaman o sevgi olmaz. aslında devlet de sevmez, sevemez; bu insana atfedilecek bir duygu. korumak olsa olsa, ama ben artık bundan da geçtim: amaçsız devlet mi olur, o da şartsız korumaz: "sen terör suçuyla cezaevine geldiysen cezaevine gelip özgürlüğünü elinden alarak seni cezalandırırım, üstelik o yetmez, buradaki varoluşunu da korkunun üstüne yerleştiririm ki sen artık canından vazgeçecek gibi olursun, böylece beni de bir yılandan daha kurtarmış olursun, seninle ilelebet uğraşmak zorunda kalmam..." ben bu ikiyüzlülüğü sindiremiyorum. çocukların şimdiki halleri ile ilgili tıklayınız: http://bianet.org/bianet/cocuk/137207-pozanti-cocuklari-sincanda-da-magdur . lütfen sondaki bdp raporuna da bakınız. çocukların tanıklıkları, biz tanıklık ettiğimiz kadar var.
16 Mart 2012 Cuma
Kitap Okuma Ritüelleri
Bir Dolap Kitap sormuş: "nasıl kitap okuyorsunuz?" diye. Benim listem şöyle:
1) Yatağımın başucunda bir, oturma odasında başka, çantada da başka kitap. Tuvalette de dergi ve gazete ve resimli kitap...
2) Kitapla çay ve kek, ama bunların tüketildiği sayfalarda hafif yağ izleri ya da ezilmiş kırıntılar. Sayfayı açık tutma çabası ile çayı mı içme yoksa kekten mi ısırma deyip kitabı mundar etme... Sonra çay ve kek hayırlısı ile bitince kitaba esaslı dönüş.
3) Çok sürükleyici bir kitap okurken seslenenleri duymamak, sinir olmak onlara.
4) Kitap okumazdan evvel ne yapılıyordu, okuduktan sonra ne yapılacaktı unutmak, hemen hatırlayamamak.
5) Kitap çok sıkıcıysa bitirsem mi, bıraksam mı diye kastırıp bir bölüm daha devam edip kitabı yarım bırakmak.
6) Metroda oturacak yer bulmak, sevinmek rahat rahat kitap okurum diye.
7) Kitabı ele alınca kitabın içine girmek, bölünmemiş dikkatle okumak.
8) Çantada kitap okunmasa da ferahlık verir, olmayınca da "tüh bak kitabı unuttum" denir.
9) Yatmadan kitap okumak, okunacak birşey olmayan bir yerde kalınıyorsa uyuyamamak.
Aklıma gelenler bunlar. daha da gelenler olursa ekleyeceğim.
Etiketler:
düşünceler,
eylem,
komşu blog,
komşu sayfa,
mim,
soru
13 Mart 2012 Salı
"bildiğin gibi değil"
bildiğin gibi değil
bu kitap beni mahvetti. hiç bu kadar açıklıkla duymamış, okumamıştım kürtlere yapılan dışlamayı, işkenceyi. nefret anlaşılır oluyor o zaman...nasıl bitecek, neresinden tutup kaldırmalı, bilemiyorum. ben ne yapabilirim diye düşünüp duruyorum. en azından kitaptan bahsedetmek istiyorum, daha çok insanın bu insanlık dışı muameleden haberi olsun ve onu bünyesi sindiremesin diye...
bu kitap beni mahvetti. hiç bu kadar açıklıkla duymamış, okumamıştım kürtlere yapılan dışlamayı, işkenceyi. nefret anlaşılır oluyor o zaman...nasıl bitecek, neresinden tutup kaldırmalı, bilemiyorum. ben ne yapabilirim diye düşünüp duruyorum. en azından kitaptan bahsedetmek istiyorum, daha çok insanın bu insanlık dışı muameleden haberi olsun ve onu bünyesi sindiremesin diye...
12 Ocak 2012 Perşembe
Abant Hatırası
20 Aralık 2011 Salı
keman
devrim kendi isteğiyle keman çalmayı öğreniyor. birkaç hafta, hızlı öğrenmenin avantajını kullandı. sonra çalışması gerektiğini farketti. biraz bizim hatırlatmamızla, çalışmaya başladı. çalışınca çaldığı hoşuna gitti, bir de bugün öğretmeninden davet almış. keman çalmanın ona getirdiği ilgi hoşuna gitmiş. bilmem keman çalmanın kendisini de seviyor mu, sever mi. onu zaman gösterir ma bir insan kendi ile ilgili olumlu bir bakış açısı böyle ediniyor: kendisi ve yaptıkları diğer insanlar tarafından farkedilip olumlu telkinlerle karşılaşınca. bir insanın hayatında bazı olumlu şeyler üstüste gelir ve o akış insanı nerelere taşır bazen de gözü çıksın tam tersine ( aksi günüdür de kes şunu der anan, okulda da kimse bilmez, lafını da etmez ne çalıp ne ettiğinin) solarsın ve belki de vazgeçersin...
toplum içinde yaşamak bunu getiriyor. hem iyi hem de kötü, ama durum bu. ben insanlarla bir arada olmanın, hele de barış içinde olmanın çok iyi birşey olduğuna inanıyorum. hepimiz varoluşumuz ile dikkati hakediyoruz ve umarım bu ilgi hiçbirimizden esirgenmez. bu bağlamda olumsuz ilgi de söz konusu olabilir. aklıma hep precious filmi geliyor. precious olumsuz ilgiden yeterince payını alıyor ama kız buna rağmen öz sevgisini içinde hissedip kendi çocuklarını sevip kollayarak kendi yaralarını da sarmaya çalışıyor, yaşamın içinde kendi hızında yol alabiliyor. onun bu sessiz zaferi beni coşku ile doldurmuş ve onun sayesinde ben de kendimi öyle muzaffer hissetmiştim.
24 Ekim 2011 Pazartesi
çözgü
bu his hep içimdedir: öyle şeyler olacak ki...ben neler okuyacağım, ne kelimeler yazacağım, sonra ne yaşantılar olacak. hep bir godot durumu yani. bunu hissettiğim her an da bir coşku hali. şimdi anlıyorum ki bu bir odacık girip girip çıktığım ancak bu odacığın kapısını açık bırakıyor, gerçek coşkulara doğru yürüyüşe çıkıyorum. bekleyen ne var bilemem ve hele yaşamadan hissettiğin coşku gerçek olabilir mi...olamaz. bu eski alışkanlıktan vazgeçiyorum. bu beklentinin ipini çözüyorum belimden...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

